
Ömer Faruk Kızılkaya
BU NASIL KAPANMADIR?
Malumunuz geçen haftanın başlarında devletimizin yöneticileri bir araya gelip “Tam Kapanma” kararı aldıklarını açıkladılar: 29 Nisan akşamı 19.00’de başlayacak yasaklar 17 Mayıs sabahına kadar devam edecek.
Açıklamayı yapan kır başlı yetkili o kadar detaylı bilgiler veriyordu ki bir yerde bir hata yapıp ceza almaktan korktum açıkçası. Öyle ilginç açıklamalar yapıyordu ki devletin ciddi ciddi hazırlık yaptığını düşündüm. Bu sefer olacak, dedim kendi kendime. Öğrencilerim için 18 günlük çalışmalar hazırladım, gerekli hazırlıkları alelacele tamamlayıp diğer işlerimi yetiştirmeye çalıştım. Çoğu da yetişmedi.
Son iki gün aşırı yoğundum çünkü açıklamalar çok ciddi ve bir o kadar da umut vericiydi. 18 gün evde kalacaktım, nakit paraya ihtiyacım olabilir diye Gürcükapı’daki bankadan harçlığımı çektim, zira evimin yakınında o bankanın ATM’si yoktur. 18 günlük plan yapıp, nelere ihtiyaç duyabileceğimi hesapladım ve ona göre marketleri dolaştım. Evinden çalışıp sadece markete gittiği halde covid-19 belasına yakalanan kardeşimi düşündüm. O günlerde hastalığa yeni yakalanmıştı, kendisi de eşi de. Son bir yıl içinde çok canımız yandı, çok canımızı kaybettik. “Bitsin artık, 18 gün evimizde duralım.” dedim.
İnsanların büyük kentlerden memleketlerine ya da yazlıklarına gitmeye başladıklarını görünce endişelendim. Örneğin Bodrum’a insanlar sel olup akmaya başlamışlardı. Buralardakiler de köylere gidiyorlardı. Olsun, iyi kapanırsak 18 gün içinde hastalığı bulaştırsalar bile iyi bir karantina ile atlatırız, dedim kendi kendime.
“Tam kapanma” 30 Nisan günü başlamıştı ve dışarıyı izlediğimde kapımın önündeki yoldan arabaların kapanmadan önceki yoğunlukta geçtiğini gördüm. Dur bakalım hele, dedim kendi kendime. Aynı gün sosyal medyada vızır vızır olan İstanbul trafiğini görünce umutlarım yıkıldı. “Olsun, umudunu kaybetme, başarırız.” dedim yine kendi kendime. İnanmak istiyordum.
Çocukların dışarıda oynadıklarını görünce umudum biraz daha yara aldı.
Marketlerdeki yoğunluğu görünce bir kere daha umutsuzluğa düştüm.
Şükrüpaşa’daki rahatlığı görünce gülmeye başladım canımın acısından. Ben sinirlenince gülerim…
Şükrüpaşa’da dolaşmak istedim, maske de dahil birçok kurala uyan sadece belli bir kesimin olduğunu gördüm. Kohlberg’in “ahlak gelişim kuramı” geldi aklıma. Gelenek ötesi evreye geçemeyen ahali için gelenek öncesi dönemin reçetesinin uygun olduğunu düşündüm: suç ve ceza.
Asabım iyice bozuldu, laf saymaya başladım. Bu işin sonunda bir insanın canının yanmasından doğan vebalin bile umursanmadığını görünce camide kul hakkını doğru anlatmayan imamdan sınıfta öğrencisine toplumda yaşama kurallarını anlatmayan öğretmene (kendimi de ayırmadan) laf saydım. Seni yetiştiren ana babanın Allah belasını versin, dediğim insan sayısı o kadar çoktu ki… Bu arada sadece bunlara laf saymadım, sorumlu ve sorunlu kim varsa…
Mangal yakmaya köyüne gidenleri, iftar davetlerine çağıranları ve gidenleri gördükçe kafamda bu sefer başka soru işaretleri dolaşmaya başladı. “Bu kapanmanın esnafa ciddi zararı varken, ülkeye ciddi bir ekonomik sıkıntı çıkarmışken, gündelik çalışarak evinin ekmeğini kazanmaya çalışan milyonlarca insan varken, binlerce insanımızı kaybetmişken bu pervasızlığa ve buna sessiz kalan yetkililere ne demeli?” diyordum kendi kendime.
İnsanların iftardan sonra dışarılarda rahatça gezip dolaştıklarını öğrendiğimde isyan ettim. (Şu an saat 00.35 ve bu satırları yazarken dışarıdan abartılı egzozla yoldan geçen arabanın magandalığına şahit oluyorum. Bunu da yazalım bir kenara.)
Bu konuda yazı yazmayı düşünüyordum ama tam da karar verememiştim. Zira şehrin ileri gelenleri dururken bizim gibi geriden gelenlere laf söylemek düşmezdi. Okkalı yazar çizerlerimizden bekledim bir şeyler yazmalarını ama baktım yazan yok ya da çok az. Yazarlarsa çıkarları zedelenir çoğunun. Ben yine mahallenin delisi olarak içimdekileri söyleyeyim de Allah’ın huzuruna “dilsiz şeytan” olarak çıkmayayım.
İki gün önce, iftardan sonra, 13 yaşındaki bir kızımız dışarıda oynarken aynı mahalledeki bir başka kişi pompalı tüfekle sağa sola ateş açıyor ve kızımızı gözünden vurarak öldürüyor. Haberi dün ulusal gazetelerden okudum, sosyal medyadaki “Erzurum” ismini kullanarak açılmış hesaplardan takip ettim. Altta, yorumlarda kimler neler yazmamışlar ki… Yazılmayan tek şey var: KARDEŞİM, BU NASIL BİR KAPANMADIR Kİ İNSANLAR DIŞARIDA KAFALARINA GÖRE TAKILIYORLAR DA BÖYLE VAHİM BİR OLAY YAŞANIYOR?
Bu yazdığımdan hareketle beni imansız ilan edip “takdir-i İlahi”den bahsedecek din cahillerinden tutun da insanların acıları tazeyken olayı yasaklar çerçevesinden incelediğime kızan şuursuzlara kadar her şeyi göze alarak yazıyorum. Takdir- i ilahiye inanıyorum ama cahilliğin lüzumu yok! Ortada bir hata var: Vatandaş kural tanımıyor, devlet de varlığını göstermiyor. Madem ortada ihmallerden kaynaklanan bir ölüm var, yetkililer çıkıp sorumluluklarını yerine getirmediklerini itiraf ederek kendilerini affettirecek adımları atmalıdırlar. Devletin başı ile ayağı arasında talimatlar değişiyorsa hastalık vardır ve tedavi gerekir. Görevde gereksiz merhamet, ihanettir. Polis gerekeni yapmalı ve milleti içeri sokmalıdır. Burada halkı polise düşman etmemek de yöneticilerin sorumluluğundadır. Çıkıp delikanlıca talimat verdiklerini, eğer kurallara uyulmazsa polise ceza kesilmesini kendilerinin söylediğini kararlı bir şekilde açıklamalıdırlar. Yoksa test sayısı azaltarak vaka sayısını az göstererek sorun çözülmez.
Kurallara uymayanlara sessiz kalmak, kurallara uyanları cezalandırmaktır. Buna da kimsenin hakkı yoktur. Kurallara uyan kesim olarak yöneticilerden ciddiyet bekliyoruz. Zira kuralları nasıl uyguladığınızı (!) bu vahim olay sayesinde bütün Türkiye gördü.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.