
Ömer Faruk Kızılkaya
KISA KISA, KIZA KIZA…
Son zamanlarda şahit olduğum bazı olayları sizlerle paylaşmak istiyorum:
Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinden başlamak istiyorum. Devasa bir bina yapıldı ve şehrimize değil, bölgeye sağlık hizmeti veriliyor. Bu kadar büyük bir hastanenin tabii olarak bir de otopark ihtiyacı vardı. Projeyi yapanlar onu da düşünmüş ve yapmışlar. Buraya kadar sorun yok. Sorun ise bu otoparkların içerisindeki suda saklı. Yaz- kış kapalı otoparklarda (özellikle de diplerde) su birikintilerine rastlıyoruz. Zeminin ıslak olması söz konusu olsa sorun yok ama arabadan inince ayak bileklerimize kadar suya batma ihtimali kafama bazı soruları takıyor: Bu suyun nereden geldiğini kimse araştırdı mı? Bu sorunun çözülmesi için bir çalışma yapıldı mı, yapılacak mı? Binanın eksiklerini tespit ve tamir konusunda bir çalışma yapılıyor mu? Binalar yapılıp teslim edildikten sonra belli bir süre binanın garantisi olur. Bu eksikleri yapan firmaya bildirip yaptırmak kimsenin aklına gelmedi mi? Bu bina kendilerinin olsaydı aynı şekilde kayıtsız kalırlar mıydı? Devletin olunca iş, böyle mi yürüyor?
***
Hastane demişken üniversite hastanesine de değinmek istiyorum. O hastanede genel anlamda bir sabun sorunu dikkatimi çekiyor. Farklı zamanlarda, farklı bölümlerde lavabolara gidip ellerimi yıkamak istedim. Aslında beni buna iten, bir gün acilde ellerimi yıkamak için lavaboya girdiğimde sabun bulamayışım oldu. Bir de huy olsa gerek, lokantaya bile gitsem el yıkama bahanesiyle lavaboya giderek sabunu kontrol eder, sabun bulamazsam sipariş vermem, dışarı çıkarak sabun getirir lavaboya koyarım. Sağlık söz konusuysa temizlik önceliğimiz olmalıdır. Rahmetli amcamı ziyarete gittiğimde onkoloji bölümünde koridordaki lavaboda sabun bulunmayışı, sabunlukta bolca su içeren sabun çözeltisi olduğunu görmek beni bayağı sinirlendirmişti.
Onkoloji demişken de bölümdeki sıkıntılara ufak bir değinmek istiyorum: Hiç hasta yakınlarıyla görüştünüz mü? Doktorlara ulaşamamaktan (Buna amcamdan dolayı biz de şahit olduk.), doktorların akademik olarak yükselmesinde bazı zorlukların çıkarıldığından, bunun da alternatifsizliği beraberinde getirdiğinden ve “özel hasta” olmadıkça hastayla çok fazla ilgilenilmediğinden, özel hastaların da diğerlerinden biraz daha iyi durumda olduklarından şikâyetçiler. Yerinizde olsam gizliden bir araştırırdım.
***
Aynı “sabunsuzluk” durumu (özellikle vize ve final sınavlarının olduğu dönemlerde) kütüphane lavabolarında da görülüyor. Hatta yeni kütüphanede bir ara hiç sabun bulunmadı. Bu durumu görevlilere söyledim, bir sürü mazeret dinledim. En sonunda gidip marketten sabun getirerek sorunu bir günlüğüne de olsa çözdüm. Sonradan sorun düzeltildi ama yine akşam saatlerinde sorun oluyor. Bu konuda yönetimi suçladığım zannedilmesin, zira yönetim hiyerarşik görevlendirmeyi yapmış. Sadece birileri (ya ihmalden ya da işgüzarlıktan) işlerini yapmıyor ama maalesef fatura onlara değil yönetime kesiliyor. Bu anlamda herkesin yalakalık yarışına girdiği bir dönemde ben de yönetime bir kardeşlik yapmış olayım.
***
Geçen gün fakültedeki dersim bitti, kursta öğrencilerin sınavı olduğu için soru sormazlar diye kendime bir güzellik yaptım ve dağa taşa (yakınımdakiler öyle ifade ediyorlar) gideyim dedim. Hem eski öğrencim hem de arkeoloji bölümünden sınıf arkadaşım Tugay’ı alarak Sivişli Tabyası’na çıktım. Yamacı tırmanırken Tugay takip edildiğimizi söyledi. Yukarı çıktığımda takip edenin “Yunuslar” olarak adlandırılan polis ekibi olduğunu gördüm. Gidip isterlerse tabyayı gezdirebileceğimi söyledim ve kartvizitimi verdim. Şaşırarak kabul ettiler, gezdik.
Tabyaya girişte de bir araç vardı. İki erkek ve bir kadın oradaydı. Erkeklerden biri girişteki binadan çıkarken üzerini topluyordu, kadın da az önce oradan çıktı. Bu, benim tabyalarda sürekli karşılaştığım bir durumdu. Polislere tabyalarda fuhuş yapıldığını söyledim ve müdahale edilmesi gerektiğini vurguladım. Onlar da bildiklerini söylediler ama umursamadılar.
Uzunahmet Tabyası’na gideceğimizi, isterlerse onları da gezdirebileceğimi söyledim. Kabul etti ve peşime takıldılar. Tekman yolundan ileriye doğru gittik, tepede jandarma çevirme yapmıştı. Kimlik kontrolü gibi uygulamalardan sonra gidebileceğimizi söylediler, o arada kendi aralarında polis ve jandarma konuşuyordu. Polislerden biri telsizlerinin çekmediğini söyleyerek başka bir zaman gezelim, dedi ve ayrıldık. Tabyanın içerisini gezerken dışarıda silahlı jandarmaları görünce gülesim geldi. Adamlar, ne hikmetse, çevirmeyi bozmuş ve peşimize takılmışlar. Astsubaya, “Sizleri buralarda görmek ne güzel! Zamanında akademisyenlerle geldiğimizde bu tabyanın içinde içki ve fuhuş alemi yapıldığına şahit olduğumuzda jandarmayı aramıştım da nöbetçi astsubay, bunların suç olmadığını söyleyerek gelmek istememişti.” dedim. Çekici biri olduğumu bilmiyordum, aynı gün içinde polis ve jandarmayı peşime takana kadar.
***
Sıkılınca, bunalınca ziyarete Yunus Emre ve Pir Ali Baba Türbelerine giderek rahatlarım. İş yerime de çok yakın olduğu için rahat rahat gidiyor, deşarj oluyorum. Dün de Tuzcu (Dutçu) Mahallesi’ne Yunus Emre’nin kabrini ziyarete gittim. Mezarlığın önüne arabamı park ettim ve bir Fatiha okuyup geleceğim, diye kapıyı kilitlemedim. Döndüğümde ise arabama birinin girmiş olduğunu anladım. İncelediğimde birkaç parça eşyamın çalındığını gördüm.
Ramazan ayında böyle bir olayın öyle bir mekanda başıma gelmesi beni çok üzdü. Ne ramazandan ne de kabristandan feyz alamamış insanlar yetiştirdiğimizi görünce sarsıldım. Allah şahidimdir ki çalınanlara üzülmedim. Beni sarsan, böyle bir olaya tenezzül edilmesi oldu. Ben de, aptallığıma yanayım, her yerde Yunus Emre’yi ön plana çıkarmamız gerektiğini savunup buna yönelik girişimlerde bulunuyordum, ne için? İnsanlar gelip soyulsun diye mi? Bence köylülerin kendilerini gözden geçirmeleri gerekiyor.
***
Geçen hafta önemli bir etkinlikte hocamızın biri alanıyla ilgili bilimsel bir sunum yaparken başka bir öğretim elemanı (Hoca, aydın, akademisyen veya münevver demek içimden gelmiyor.) tarafından doldurulmuş 2-3 cahil gencin olayı provoke etmesine şahit olduk. Yapılan eylemin konuyla alakası yoktu, verilen bilgi yanlış ve iftira niteliği taşıyordu. Orada bulunan herkes şaşırdı ve gençleri kınadı. Maalesef üniversite eğitimi görmüş (hatta lisansüstü eğitim almış veya almakta olan) kişilerin bile kişiliklerini nasıl oturtamadığına üzülerek şahit olduk. Hocaya bir şey olmadı, olayı açıkladı ve herkes de olayın farkındaydı. İşin garibi olayın faili konusunda herkesin aklına aynı kişinin gelmesiydi.
İşin güzel tarafıysa artık o tarz etkinliklere olayı kumanda eden kişinin çağrılmıyor olmasıydı. Şehrimizde güzel şeylerin olduğunu görmek bizi ziyadesiyle umutlandırıyor.
Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir, demiş Konfüçyus. Ben de diyorum ki o insanların gölgeleri kısalmaya başlıyorsa güneş doğmuş, yükselmeye başlamıştır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.