Ömer Faruk Kızılkaya

Ömer Faruk Kızılkaya

ÜNİVERSİTELİ KIZDAN MEKTUP VAR!

Geçen haftalarda üniversitede okuyan eski öğrencilerimden biri kendilerine verilen “motivasyon” konulu kompozisyon ödevini bana göndererek yazım ve noktalama açısından kontrol etmemi istemişti. Kompozisyonu incelediğimde yoğun bir sitem gördüm. Üniversitede okuyan diğer öğrencilerimle görüştüğümde onlardan duyduğum şikâyetlere tercümanlık yapmış gibi geldi.

Üniversitelerimizde birbirinden değerli hocalarımız var elbette. Bunların varlığıyla gurur duyuyor ve onların sayesinde geleceğe daha emin bakabiliyoruz. Ancak öğrencimi haklı çıkaran hocalarımız da maalesef yok değil ama bu durumu sadece akademisyenlerimizle sınırlandırmak haksızlık olur. Okulda öğretmen; kurumda memur; hastanede doktor; mahkemede hâkim, savcı, avukat; makamında bürokrat…

Aslına bakarsanız kızım bize empati kurma ve ilişkilerimizde daha anlayışlı olabilme konusunda uyarıda bulunuyor.

Kendini anlattığı kadar iş yapmayan insanların egoları ve yel değirmenleriyle yaptıkları savaşları belki karşısındakileri o an etkiliyordur ama iş mesleği icra etmeye geldi mi insanlar, o hayranlık uyandıran kişilerin birer masal kahramanı olduklarını görüyorlar.  Hemşehrimiz Ziya Paşa’nın “Terkib- i Bend” isimli o eşsiz şiirinde dediği gibi :

Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

En doğrusu susup sözü eserlerimize bırakmaktır. Ya eserimiz konuşur,  ölsek de yaşarız ya da sadece dil konulur, yaşarken ölürüz.

Ben uzatmadan öğrencimin mektubuyla sizleri baş başa bırakıyorum:

Sabah erkenden, daha kargalar bile kahvaltı yapmadan kargalara kader arkadaşı olarak evden çıkıyorum, üniversitedeki derslerime yetişebilmek için. Sabah 08.00’de de ders mi olurmuş, isyanımla durağa gidiyorum. Artık sonbahar bütün ağırlığını ortaya koymuş, sabah serinliğinde iliklerime kadar etkisini hissettiriyor. Ağzımdan çıkan havanın soğukta buhara dönüşmesini babam görse herhalde sigaraya başladığımı düşünerek yıkılır.

Biraz bekledikten sonra otobüs geliyor, bereket versin ki ayağımın birini basamağa koyabiliyorum. Arkadan itekleyenler sayesinde, hoşuma gitmese de, otobüse binmenin garip mutluluğunu yaşıyorum.

Ancak bu mutluluk çok uzun sürmüyor, zira eski komşularımızdan biriyle karşılaşıyorum. Hal hatır sorma merasiminden sonra söz, okuluma geliyor. Bölümümü söyledikten sonra yüzünde bir acıma, bir hayal kırıklığı ifadesi beliriyor. O da bunu saklamıyor ve sabahın bütün kasvetini oluşturan o sıkıcı soruyu soruyor: Bitirince iş bulabilecek misin?

Final maçının ilk dakikalarında gol yiyen takımın ruh halini yaşıyorum. Hayal kırıklığı ve daha fazla çalışmam gerektiği düşüncesi beni çalışmam konusunda kırbaçlamaya çalışırken bir başka fikir gelip beni tarumar ediyor: Ülke genelinde okuduğum bölümü okuyan öğrenci sayısı on binlerle ifade ediliyor. Bu kadar rakibin olduğu bir maratonda yarışı kazanıp az sayıda açılacak kadroya yerleşebilecek miyim?

Ben bunları düşünürken oturan iki amca kendi aralarında konuşurken biri oğluna iş bulamadığından yakınıyor, diğeri de siyasetten torpili olmayanın iş bulamayacağını hatırlatıyor. O esnada tevafuk mudur, isabet mi bilemem radyoda Mahsuni Şerif’in meşhur türküsü kulağıma ilişiyor:

Ankara’da dayın yoktur, Mamudo kurban niye doğdun?

Benim de Mamudo’dan farkım yok, neden okuyorum ki… Bırakmak geçiyor içimden, bu sefer de insanların “başaramadı” ithamı gelip içime oturuyor. Hoş geldin yeni kaygım, gözlerim de seni arıyordu.

Bu düşünceler içerisinde çıldırmanın eşiğine gelmişken arkamdaki bir karaktersizin taciz girişimiyle farklı bir şokun daha etkisine giriyorum. Çok şükür ki o esnada inen bir kişinin oluşturduğu boşluğu kullanarak bir hareketle belayı def ediyorum. Trafiğin keşmekeşi, durak dışında yolcu indirip bindirme gibi bazı sorunları da yaşayarak güç bela okula ulaşıyorum.

Derse on dakika gecikiyorum. Sınıfın kapısında kendi kendime içeri girsem mi, girmesem mi ikilemini yaşarken aslında bir tarafta işini eline almış, gelecek kaygısı taşımayan, kahvaltısını yapmış, özel aracıyla işine gelmiş bir akademisyenin itham edici sözleriyle derse yetişebilen arkadaşlarımın arasında rezil olma ihtimali ve bu kadar sorunla uğraşarak derse gelip ona rağmen devamsızlık hakkımı kullanmam arasında gidip geliyorum. Biraz sonra cesaretimi toplayarak sınıfa giriyorum ve hocanın beni hayrette bırakan anlayışıyla karşılaşıyorum. Hoca bir şey söylemiyor ama memnuniyetsizliği de beni takip eden bakışlarından okunuyor. Yolu uzatmadan arka sıralarda bir yere ilişiyorum.

Yaklaşık beş dakika sonra ortama alışıyorum ve nerede, ne amaçla bulunduğumun ayrımına varıyorum. Derse kulak verdiğimde hocanın akademik bir dille anlamadığım ve somutlaştırılmadığı müddetçe rahatça anlayamayacağımı bildiğim bir dille konu anlattığını fark ediyorum. Evden çıkalı bir saat olmasına rağmen kaç farklı atmosferi bir arada yaşadığımı, akşama kadar da böyle kaç farklı olay yaşayacağımı hesaplarken hocanın ders anlatırken kullandığı ve bize ninni gibi gelen o ses tonunu değiştirdiğine, daha canlı bir sesle sınıfı azarladığına şahit oluyorum: Ben anlatır, çıkarım; sınavda da sorarım. Gerisi sizi ilgilendirir, ben işimi yaptım, maaşımı alır, işime bakarım.

Ah be hocam, şu azarlarken ki ses tonunu dersi daha canlı anlatmak için de kullansana! Azarlarken ki yerinden kalktığın gibi dersi anlatırken de ara ara ayağa kalksana ve sınıfta hareketli olsana. Sesin çok çıksın ama ceberrut değil babacan görelim seni, daha keyifli işle derslerini. Baba gibi görelim seni. Baba gibi baba ol, evlat ayırt etme. Çok sevelim seni ama kırmaktan, incitmekten de korkalım. Anlamadığımız yerleri daha rahat soralım, sen de bize tane tane anlat. Biz öğrenelim, öğrendikçe coşalım, coştukça gelecekte bunu nerede nasıl kullanacağımızın hesaplarını yapalım. Önemli noktaları “Sınavda sorarım.” tehdidiyle değil, burası önemli, “Burayı bilemezseniz şurayı yapamazsınız.” gibi sözlerle öğret bize.

Biz bu bölümü bitirirsek ne oluruz, nerelerde iş buluruz gibi konularda aydınlat bizi. Umut ver bize, bizleri inandır bizden bir şeyler olabileceğine. Hayatın bütün olumsuzluklarına karşı güzelliklerin de olabildiğini ve neler yaparsak o güzellikleri yaşayabileceğimizi öğret bize. İşin sadece öğretim olmasın, eğitimi de biraz önemse. Yeri geldiğinde eski öğrencilerinden bahset bize, tecrübelerini de dinlemek isteriz. Mesela hangi öğrenciniz nerelere geldi ve nasıl bir hayat hikayesi vardı? Neyi nasıl başardıysa onlardan ipuçları ver bizlere. Bizi küçümseyerek yapma bunları, göz irtibatı kuralım sizinle. Size bakarken boynumuz tutulmasın. Gökyüzünde gezmeyin, biz sizi aramızda görmek isteriz. Bizi, başaramayan öğrencilerle korkutmayın, başaran öğrencilerle motive edin. Korkmayın, biz rakip takımın değil, sizin takımınızın oyuncusuyuz. Unutmayın, biz ne kadar başarılı olursak siz de o kadar başarılı olursunuz. Sizleri, dersleri ve okulu “yine mi” lerle değil, “yaşasın”larla ve “iyi ki”lerle karşılayalım ve hatırlayalım. Siz bizden çok daha iyi biliyorsunuz ki korkanlar değil inananlar başarılı olur. Okulun huzurunu içimize işle ki okul bizi her şeyden çok çeksin içine.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ömer Faruk Kızılkaya Arşivi

HOCAMIN ŞİİR KOKAN ELLERİNİ ÖPÜYORUM

01 Aralık 2022 Perşembe 22:37

SİHİRLİ SÖZCÜKLERİ UNUTTUK MU?

04 Kasım 2022 Cuma 13:09

TABYALAR HER ZAMANKİ GİBİ SAHİPSİZ!

14 Mart 2022 Pazartesi 09:33

ERZURUM’DAN GÜZEL HABERLER VAR

11 Ocak 2022 Salı 08:19

EKONOMİ KIRMIZI ALARM VERİYOR

20 Aralık 2021 Pazartesi 19:48

İĞRENÇ BİR HAFTANIN ARDINDAN…

26 Kasım 2021 Cuma 18:19

KASIM DADAŞIN HÜZÜN AYIDIR

15 Kasım 2021 Pazartesi 13:34