
Ömer Faruk Kızılkaya
DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE BEN BU İŞTE YOKUM!
Reşat Nuri Güntekin, “Anadolu Notları” isimli gezi yazılarında, Ömer Seyfettin'in alimler ve arifler arasındaki farka işaret ettiği yaşanmış bir olayı şöyle aktarır:
"Ömer, mekteplerden birinde edebiyat muallimiydi. Merhumu yakından tanımış olanlar pek iyi bilirler; bazen bir şeyi diline dolar, günlerce onu tekrar ederdi. O zaman da bir şey tutturmuştu: "İlim başka, irfan başka... Alim başka, arif başka diyordu.
Derin bilgisi ve çok okumasıyla şöhret almış bir muallim arkadaşı bir gün Ömer'e takılmak istedi: "Ömer Bey, 'ilim başka, irfan başka' diyorsunuz. Ben buna pek akıl erdiremiyorum. Lutfedin de bana bunu bir anlatın" dedi.
Ömer Seyfettin, "Başkadır cancağızım. Kızmazsanız bir misalle anlatayım. Mesela siz çok okumuşsunuz, alimsiniz, fakat arif değilsiniz. Bizim serhademe (başhademe) okumamıştır. Binaenaleyh alim değildir, fakat ariftir." Muallim arkadaşı biraz bozuldu. Fakat Ömer darılacak bir insan olmadığı için renk vermedi. Herkesle beraber güldü, geçti.
Sekiz, on gün kadar sonraydı. Ömer bir gün muallimler odasına sevinçli bir havadisle girdi. “Müjde!”, diyordu. “Avusturalya'dan iki yüz vagon şeker geliyormuş... Şeker dehşetli ucuzlayacak.” Ömer sık sık İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisine gidip geldiği için diğer bazı arkadaşlarla beraber alim dediğimiz arkadaş da havadise inandı ve memnuniyet gösterdi.
Bir iki dakika sonra odaya giren serhademeye (başhademe) Ömer, aynı havadisi tekrar etti. Fakat o pek seviniyor gibi görünmedi, terbiyeli bir tavırla “İnanma beyim, yem borusudur bu. Avustralya şekeri bulsa kendisi yer.” dedi. Ömer çocuk gibi ellerini çırparak zıplamaya başladı. Alim arkadaşına; “Yalan mı söylemişim cancağızım?”, dedi. “Bak, siz bütün ilminize rağmen bu havadise inandınız. Fakat o yutmadı, cancağızım. Çünkü onda ilim yok ama irfan var. "
İşte âlimle arif arasındaki fark böyle bir şey olsa gerek. Âlim bir bilen iken; arif, bir sezen konumunda. Arifler güçlü sezgileri ve olayların arka planına bakma kabiliyetleri ile ön plana çıkarken âlimler daha çok analize tabi tutulmamış safi bilgileri ile ön plana çıkıyorlar.
Peki, ben bu hikayeyi neden anlattım?
Sorgulamadan bilim olmaz, din olmaz, gelişme olmaz, kalkınma olmaz… Bizim ülkemizde bu bahsettiğimiz şeyler de maalesef yok denecek kadar az. Sebebi acaba sorgulamamamız olabilir mi?
Okullarda felsefe dersi neredeyse kaldırılacak duruma geldi. Önümüzdeki ay mülakatı yapılacak 20 bin kişilik öğretmen alımında felsefeye 155 kişilik kontenjan verilmiş olması da bunun bir göstergesi değil mi?
Felsefe okuyanlara toplumumuz “dinsiz olma” uyarısında bulunmuyor mu?
Sorgulama; teslim ol, biat et… Peki, dinimiz bunu mu emrediyor? Eğer cevabınız “evet” ise kusura bakmayın aynı dine inanmıyoruz, çünkü siz İslam’ı ya bilmiyorsunuz ya da başka dine inanıyorsunuz.
Allah, bizlere “ne kadar az düşünüyorsunuz, ola ki düşünürsünüz, akletmez misiniz, akledenler için hikmet vardır, oku…” demiyor mu ayetlerinde?
Tefekkür etmeye nafile ibadet sevabı yazmıyor mu?
Peki, bizi düşünmekten alıkoyanlar kimler?
Neyden korkuyoruz?
Kimin kuklası yapılmaya çalışıyoruz?
Düşünmezsek hayvandan farkımız nedir?
Bizi onlardan ayıran melekemiz aklımız değil mi?
Toplama bilgilerle bilim yapmıyor muyuz? Gözlem ve sorgu olmazsa bilim ilerlemez, ilerlemiyor da…
En basitinden size birkaç soru sorayım, bakalım kimler sorgulayacak? Hatta sorularım maddiyatı da ilgilendirsin ki tefekkür edesiniz, yoksa zahmet etmesiniz.
Deniz seviyesinden ortalama 1900 m yüksekte, o zamanki şartları düşünürsek, yaklaşık dokuz ay kışın yaşandığı bir şehirde insanlar yüzlerce kaleyi bu şehre neden yapmışlar?
Erzurum’da ne bulmuş da yerleşmişler?
O kadar kale ile kimden neyi korumaya çalışmışlar?
Sadece hayvancılık yapılıyordu ise neden burada yerleştiler? Ot bulmak bile sorun olmaz mıydı? Onları buraya bağlayan neydi?
Bu şehirde amelesinden siyasetçisine, sanayi esnafından bürokratına, köylüsünden akademisyenine kadar definecilik yapılıyor; peki aradığınız altını o zamanlarda bu şehre kim, nereden, niçin getirdi?
Burada altın vardı ise şimdi nerede?
Yoktu ise, bu millet deli gibi dağda taşta ne arıyor?
Bu kadar çok definecinin olduğu bir şehirde bunlara göz yumulmasının sebebi nedir?
Bu şehirde hiç maden yok mu? Varsa neden çıkarılmıyor ya da neden işlenmiyor?
Bu şehrin tarihi madem 7 bin yıl öncesine gidiyor, neden bütün eserler hep Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı’ya ait? Daha eski dönemlere ait eser neden yok? Varsa (Defineciler bir yerleri kazdıklarına göre demek ki var.) neden bu şehrin arkeologları bu şehirde hiç kazı yapmıyorlar? Onları kim, neden engelliyor?
Bu şehirde turizm meslek lisesi, turizm meslek yüksekokulu, turizm fakültesi var ama neden turizm yok?
Fakirlik bu şehrin kaderi mi, yoksa birileri bu şehri mahsus mu fakir bırakıyor?
Bu kadar soru bu haftalık yeter, biraz beyin jimnastiği yapalım, önümüzdeki hafta sorularım devam edecek…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.